Büyümüş de Küçülmüş Bir Prens

Hem ukala, hem de egoist.

Unutmak

Uzun süredir gerek karşıya geçerken, gerek karşıdan gelirken otobüste veya vapurda düşünmek için bolca vaktim oluyor. Bazen ise aklımdan hiçbir şey geçirmeden sadece etrafı izliyorum. Bu gerçekten çok nadir olduğu için bazen diyorum çünkü genellikle yolculuk esnasında beynimin içinde cümleler dönüp duruyor. Çoğu zaman da birçok şeyi Müge ile konuşuyor ve paylaşıyor olsam da ne zamandır bu düşüncelerimi kağıda dökmek istiyordum. Tabii bu aşamada insanın sevdiklerinin payı büyük oluyor haliyle. Çünkü arkanda sana destek olan birinin varlığını hissetmeden hiçbir işe kalkışmak istemiyorsun ve yapacağın herhangi bir işin başarısız olup beğenilmeyeceğinden korkuyorsun ama o kişinin varlığı her şeyi aşmana yetiyor işte. Bu kişi bazen anne, bazen sevgili, bazen de en az ailenden biri kadar sevdiğin bir büyüğün olabiliyor.

Senenin başından bugüne kadar hayatımda hiç olmadığım kadar mutlu olduğum günler de oldu, sıkıntıdan kendimi depresyona girmiş kadar kötü hissetiğim günler de. İstediğin kadar güçlü görün ya da istediğin kadar hayatı umursamaz ol, bazen bir şekilde ayağın kayıyor ve nasıl düştüğünü bile anlamıyorsun. Kendine olan güvenin bir anda yok olabiliyor ve yapmaktan hoşlandığın her şeyden elini eteğini çekebiliyorsun. Etrafında seni düşünen birçok insan olmasına rağmen o kadar yalnız hissediyorsun ki kendinden korktuğun anlar bile oluyor. Ama bütün bunlardan önemlisi, çevrende, yere düştüğünde elinden tutup seni tekrar ayağa kaldıracak insanların varlığının ne kadar önemli olduğunu bilmek gerçekten. Bu sene bunu çok daha iyi anladığımı düşünüyorum. Çünkü çoğu zaman kendini ayağa kaldıracak gücü kendinde bulamıyorsun ve birilerinin elinden tutmasını her şeyden çok isteyecek kadar zayıf kaldığın anlar da geliyor önüne. Sevgiye, sevilmeye acıkıyorsun. “Beni çok sev, usanmadan sev. Zira buna çok ihtiyacım var.” Tam da Charles Baudelaire’in dediği gibi.

Bazen hepimizin ayrı ayrı eşsiz birer birey olduğunu unutuyoruz. Tek bir kelimenin bile ne kadar çok kalp kırabileceğini, aynı zamanda insanı ne kadar mutlu edebileceğini de unutuyoruz. Erkeklerin de gözyaşı denen o insani özelliğe sahip olduğunu, sokakta saçından başına kadar her yerine laf ettiğimiz kadınların da ilerideki jenerasyonların anneleri olacağını unutuyoruz. Asıl önemlisi, cinsiyet fark etmeksizin hepimizin birer insan evladı olduğunu unutuyoruz. Zaten bundan dolayı doğmuyor mu kin ve nefret… Bize sevgiyi ve sevmeyi unutturanlar da bunlardan doğmuyor mu? Resmen robot gibi hissizleşiyoruz. Üniversite ve memuriyet sınavı dahil türlü türlü sınavlar, çekilen ev geçindirme sıkıntıları derken teker teker öyle güzel tenekeleşiyoruz ki, makinelerden hiçbir farkımız kalmıyor ama bunu görmüyoruz. Gerçi görsek de ne oluyor sanki? Benim gibi gördüğünü iddia edenler de anca böyle boş boş yazıp duruyor. Ne yapayım! Robotlaşacaksam da en azından insani bir uzvum kalsın.

Kaan Dural

Reklamlar

Divane

El kalem tutmasa ne çare
Gönül kendini şair zanneder
Gözlerimi sarmalamasa şu hare
Sevgili bana cennet bahçelerini nasıl lûtfeder?

Günler kavuştukça ardı ardına
Sana karşı bir rüzgar esmekte
Aklımda, ruhumda
Kayboldum hayalinin içinde
Hakikati arasam ne fayda?

Aklım başımdan gitmiş, ne gam
Şu cihanda yeniden doğsam
Keşke yine sana aşık olsam, yine sana divane olsam…

Kaan Dural

M

Meftun olmasaydı eğer,
Üzüm tanesi o gözlere
Gemiler gibi vurmazdı kendini belki
Esen rüzgara ve köpüren denize

Kıymet bilmese de divane,
Asla küsmez toprağına
Açmaya devam eder müge
Nakşetmeden solmaz kendini kağanının yüreğine

Kaan Dural

Onun İçin

Onun gözleri o kadar derindi ki, deryasında kaybolup gidenler Mecnun olup çöllere düştü, birkaç damlasına hasret kaldı. Gül yüzüne kapılanların günü soldu, dikenlerine batmaktan derbeder oldu. Kokusu ıtır gibi nefisti; içine çekenin genzi yandı, soluksuz kaldı. Güzelliğine şiirler dizenlerin dizeleri kendi boğazlarına takıldı, biçare oldu. Onun için aşk acısı çekenlerin içi mahşer yerine döndü, zebaniler peşlerini bırakmadı. O kadar masumdu ki etrafında zalim olmayan kalmadı, insanların hayatlarına zehir gibi yayıldı. Güvenilir ve dürüsttü; onun uğruna yalan söylemeyenin dili lâl oldu, kelimeler anlamlarını yitirdi. Adeta cennetten bir yansıma gibiydi; ona yaklaşmaya çalışan cehennemin ta içine düştü, yüreği dağlanmaktan kül olup sonsuzluğa savruldu. Merhamet sahibiydi; ona meftun olan bir daha asla kendini affetmedi, yaşamı kendine zindan etti.

Zamanla onun da çekildi gözünün deryası, soldu yüzünün gülü, bitti ıtırının kokusu, bataklık misali kurudu güzelliği… Sonbahardaki bir ağaç gibi sarardı yaprakları tek tek, ilkbaharda bile yeşil ziyaretine gelmedi. En sonunda ondan da geriye kupkuru bir görüntü kaldı.

Kaan Dural

Çarkın Dişleri

Ölümün edebiyata neden bu kadar konu olduğunu yaşadıkça fark ediyor insan. Diğer her şeyi fark ettiği gibi… Bu sıkıntı, bu hüzün el kalem tutmadan nasıl çıkar dışarı? İnsan kimini kaybetmiyor ki bu dünyadaki kendi hayatı son bulana dek? Bu kadar doğal bir olayın aynı zamanda bir o kadar da itici olması ne kadar üzücü ve garip. İnsanoğlu neredeyse her şeye çare buldu: doğal afetler, ölümcül hastalıklar… Yine de tabiatın değişmez kanununa kimse elini süremedi. İnsan fani, dünya fani… Üzerine bastığımız toprak, soluduğumuz hava… Her şey gelip geçici ve burası hayalden başka bir şey değil. Kimisininki toz pembe, kimisininki ise bomboş ve kupkuru… Bir rüyanın içinde yaşıyor olduğunu bilmek en zoru. Bu dünyadaki bütün bu dertler, tasalar anlamsız gelmeye başlıyor insana zamanla. Ömrümüzün sonuna kadar hep bir şeylerin peşinde koşuyoruz: sınavlar, iş bulma derdi, çocuğuna yetebilme sıkıntısı… Bazen bu maratonun içinde neyi kaybedip, kimi kırdığının farkında bile olmuyor insan. Kendimizi avutuşumuzun tek yolu da hepimizin birgün bu hayalin içinden gerçekliğe kavuşacak oluşu değil mi zaten? Her an birilerini kaybedecebileceğimizin farkında oluşumuz ama buna hiçbir zaman hazır olmayışımız… Ne tuhaf. Asırlardır değişmeyen, insanoğlunun belki de elini süremediği tek şey olan bu çarkın içinde dönen küçük dişleriz sadece. Akıllardaysa hep aynı soru: İnsan kimini kaybetmiyor ki bu dünyadaki kendi hayatı son bulana dek?

Kaan Dural

Yarın İçin

Kora dönmüş yüreğim
Pare pare dökülse de denizlere
Sönmez içimdeki ateşim
Çıra gibi tutuşur içten içe

Yangın yerinin tam ortasında bir yerde
Sahra Çölü’nde gibi kalakalmışım
Ne elim kıpırdar, ne kolum
Şelaleler gibi çağlar içim, beyhude

Gökyüzünü deler geçer gözümün, gönlümün yaşı
Gürül gürül boşanır insan üstüne
Acı acı yıkar gider toprağı
Sel olur günden güne

Kaan Dural

On Sekiz

İçimdeki sıkıntıyı atamıyorum, anlatamıyorum bir türlü
Prangalasam da kendimi dizelere, şiirlere
Dağlanıyor her bir parçam tek tek
Mahşer yerine dönüyor umumiyetle

Bağırmak ve her şeyi dökmek istiyorum
Kaç günümü, ayımı, yılımı alır merak ediyorum
Anlamlandırmaya çabalarken hayatı mütemadiyen
Dünya Güneş’in etrafında döndü tam on sekiz kere

Kaan Dural

Onlar ve Onlar

Bugün Maya takvimine göre dünyanın son günüydü ama hepimiz hayatın bazı anlarında kıyameti yaşıyor gibiyiz zaten. İnsan hiç beklemediği bir anda sevdiğini yitirebiliyorken takvimlere ne gerek… İnsanın acıyı, korkuyu ve hüznü anlatması için kıyamet sözcüğüne ne gerek… Onlar hep başucumuzda zira, bir nefes kadar yakınımızda. Günü, saati, dakikası yok. Her an, her vakit diledikleri gibi çıkıp gelirler. En aydınlık sabahlarda bile karanlık geceyi getirirler çünkü onların duyguları yoktur. Fakat gidişleri, gelişleri kadar kolay olmaz, insanın yüreğinin içine hapsolurlar. Bazısınınki aylar alır; bazısınınki yıllar… Her şeye rağmen hepsi derin izler bırakır insanın ruhunda. Acıtmadan, kanatmadan gitmezler. Gidişleri bile sancılıdır onların, bunca sene insan ruhunda hapsolmanın cezasını çektirmek ister gibidirler.

Yine de en kötü şey insanın gidenlerin bir daha geri dönmeyeceğini bilmesidir. Mevlana’nın da dediği gibi ansızın bir kuş gibi, mübarek yüzlerinin nurlarını da, kendilerini de bu dünyadan alıp gül kokulu cennet bahçelerine giderler. Onlardan geriye, sevdiklerinin gökyüzünde yağmur misali güm güm eden, ahu vah ağlayışları kalır.

Kaan Dural

Küçük

Islak kaldırımın üstünde, ayakları çıplak, küçük bir kız çocuğu bir yandan burnunu, bir yandan da gözlerinden dökülen inci tanelerini siliyordu. O kadar minikti ki bedeni, karanlığın içinde fark edilemiyordu. Elleri o kadar ufaktı ki, gözyaşlarını silmeye yetmiyordu. Sokağın kiriyle boyanmış çehresinden, arabaların gecenin içinden birer ışık gibi geçişlerini izleyen yaşlı gözleri seçilebiliyordu sadece. Onların da yarısını kıvırcık saçları kapatmıştı. Büyük adam edasıyla oturduğu yerden kalkarak yürürken yanından geçen insanların bakışlarını fark etmiyordu. Zaman zaman çamurlaşmış su birikintilerine daldırıp çıkardığı ayakları yüzünden çok üşüyordu ama bu duruma o kadar alışmıştı ki, kendi ayaklarına bakmaksızın, akranlarının ayakkabılarına takılırdı badem gözleri. Arada bir de yere atılmış içi boş çikolata paketlerine… Küçük (kız), yol boyunca dizilmiş sokak lambalarının aydınlattığı kaldırımlar üzerinde bir o yana bir bu yana, nereye gittiğini bilmezken; yanından geçen bir adam kucağındaki oğlunun atkısını düzeltmeye çalışarak arabasına doğru ilerliyordu. Kız ise gözden kaybolmuştu bile.

Kaan Dural

Terziyle Söküğü

 

İnsan neden kendini övme isteği duyar sürekli? Yoksa bu sadece kendini kanıtlayamamış insanların bir ihtiyacı mıdır? Aslında ayna karşısında yaşlanan tek canlı türü olmamızdan doğan bir şımarıklık da olabilir bu. Sonuçta herkes, en az başkalarının kendini övdüğü kadar övmek ister kendini. İnsanın alçakgönüllülüğünde bile küçük bir iltifat alma isteği sezmez miyiz çoğu zaman? Ama artık bundan sonraki çizgiyi insanın karakteri belirler ve maalesef çoğumuzun elleri mütevazılıkla kendini beğenmişlik arasındaki ince çizgiyi yakalayabilecek kadar yetenekli değildir. Bazılarımız o kadar anlatmıştır ki kendini, dilindeki tüm kelimeleri tüketmiştir. Kimimiz de vardır ki yaptıkları hiç bitmemiş ve yapacakları da hiç bitmeyecektir. Karşısındakinin aklındaki sözcükleri de çalar bu kimimiz çoğu zaman, kendininkilerle yetinemez. Yine de her insan bir gün bazısı olur, duygularımız yerinde duramayacak kadar hareketlidir çünkü. O kadar derin manaların içinde boğuluruz ki zaman zaman, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamacak kadar körleşiriz. İşte kendimizi göremediğimiz o anda, olduğumuzdan fazla görürüz kendimizi aslında. Ego yükseldikçe insanların gözündeki değerimiz alçalır yavaş yavaş. Ve ne yazıktır ki bu körlüğün tedavisi insanın kendisinde gizlidir, oysa bir terzi kendi söküğünü nasıl dikebilir? Hele ki kendi egosuna esir düşmüşken? İnsan hiçbir şey görmeden alçaldığını nasıl anlayabilir ki? Yine de bütün bu zorluklara rağmen elbet hepimizin gözleri açılır bir gün ve genellikle bu günler köprünün altından çok suların geçtiği günlerdir. Sonraysa… İnsan kendi söküğünü kendi dikmekle uğraşır yine. Ne garip değil mi? Çünkü gözlerimiz açılmış olsa da bu işi yapmak çok daha zorlaşmıştır artık.

Kaan Dural